Son yıllarda Türkiye’de okullarda artan şiddet olayları, yalnızca eğitim sistemine indirgenemeyecek kadar çok katmanlı bir toplumsal sorunun yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğitim emekçilerinin ve sendikaların çağrısıyla farklı illerde düzenlenen iş bırakma eylemleri ve protestolar, bu sorunun artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaştığını göstermektedir. Bu makale, söz konusu şiddet olgusunu; çocuklarda rol model eksikliği, değerler sisteminin aşınması, tahammülsüzlük, teknoloji kullanımı ve aile içi kopukluk gibi başlıca dinamikler üzerinden sosyolojik bir çerçevede ele almaktadır.
Öncelikle, çocuklarda ve gençlerde gözlemlenen “model eksikliği”, günümüz toplumunun en belirgin kırılmalarından biridir. Geleneksel toplumlarda aile, mahalle ve okul üçgeninde şekillenen rol modeller; günümüzde yerini çoğu zaman dijital figürlere, fenomenlere ve hızlı tüketilen popüler kültür unsurlarına bırakmıştır. Bu yeni rol modeller, çoğunlukla emek, sabır ve toplumsal sorumluluk gibi değerlerden ziyade bireysel başarı, görünürlük ve güç odaklı bir yaşam tarzını yüceltmektedir. Bu durum, çocukların kimlik inşa süreçlerinde yüzeysel ve kırılgan referanslar geliştirmesine neden olmaktadır.
Buna paralel olarak, çocuklara ve gençlere “dayatılan” değerlerin toplumsal karşılığının zayıflaması da önemli bir çelişki yaratmaktadır. Eğitim kurumlarında öğretilen saygı, hoşgörü, adalet gibi normlar; gündelik hayatta yeterince karşılık bulmadığında, genç bireylerde ciddi bir bilişsel uyumsuzluk ortaya çıkmaktadır. Okulda öğretilen ile toplumda gözlemlenen arasındaki fark, değerlerin içselleştirilmesini zorlaştırmakta ve normlara yönelik bir güvensizlik yaratmaktadır. Bu durum, özellikle ergenlik döneminde otoriteye karşı direncin artmasına ve şiddetin bir ifade biçimi olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir.
Tahammülsüzlük meselesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Hız çağında yaşayan bireyler, anlık tatmin beklentisiyle hareket etmekte; beklemeye, farklı fikirlere katlanmaya ve çatışmaları diyalog yoluyla çözmeye giderek daha az eğilim göstermektedir. Bu eğilim, okul ortamında küçük anlaşmazlıkların hızla fiziksel ya da sözlü şiddete dönüşmesine yol açabilmektedir. Toplumsal düzeyde artan kutuplaşma ve sert söylemler de çocuklar tarafından taklit edilmekte, bu da şiddeti normalleştiren bir kültürel iklim yaratmaktadır.
Teknoloji kullanımının etkisi ise çift yönlüdür. Bir yandan bilgiye erişimi kolaylaştıran dijital araçlar, diğer yandan denetimsiz kullanım durumunda şiddet içeriklerinin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Özellikle sosyal medya ve çevrimiçi oyunlar, rekabet, üstünlük kurma ve agresyon temalarını sıklıkla içermekte; bu da çocukların davranış repertuarını etkilemektedir. Ayrıca dijital ortamda kurulan ilişkilerin yüzeyselliği, empati kurma becerisinin zayıflamasına katkıda bulunabilmektedir.
Aile içi ilişkilerde yaşanan kopukluk da bu tablonun önemli bir parçasıdır. Ekonomik zorluklar, uzun çalışma saatleri ve şehir yaşamının getirdiği stres, ebeveynlerin çocuklarıyla nitelikli zaman geçirmesini zorlaştırmaktadır. Bu durum, çocukların duygusal ihtiyaçlarının karşılanmamasına ve aidiyet duygusunun zayıflamasına yol açmaktadır. Aile içinde yeterli iletişim ve rehberlik bulamayan çocuklar, dış dünyada daha kırılgan ve yönsüz hale gelebilmekte; bu da okul ortamındaki davranışlarına doğrudan yansımaktadır.
Eğitim emekçilerinin gerçekleştirdiği iş bırakma eylemleri ve protestolar, bu çok boyutlu soruna dikkat çekme açısından önemli bir toplumsal uyarı niteliği taşımaktadır. Bu eylemler, yalnızca öğretmenlerin güvenlik talebini değil; aynı zamanda eğitim sisteminin yeniden düşünülmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır. Şiddetin önlenmesi için sadece disiplin önlemlerine odaklanmak yeterli değildir; aynı zamanda değerler eğitimi, psikososyal destek mekanizmaları ve aile-okul iş birliğinin güçlendirilmesi gerekmektedir.
Bolluca Ailesi olarak diyoruz ki; ülkemizde okullarda artan şiddet olayları, bireysel davranış sorunlarının ötesinde, toplumsal yapının dönüşümüyle yakından ilişkilidir. Bu sorunun çözümü, ancak çok yönlü ve bütüncül politikalarla mümkün olabilir. Rol model eksikliğini giderecek, değerler ile pratik yaşam arasındaki uçurumu kapatacak, dijital okuryazarlığı artıracak ve aile bağlarını güçlendirecek adımlar atılmadıkça, şiddet olgusu farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Eğitim kurumları ise bu dönüşümün hem en çok etkilenen hem de en kritik aktörlerinden biri olmaya devam edecektir.
Toplumumuzu derinden yaralayan bu tür şiddet eylemlerini en güçlü şekilde kınıyor; birlik, sağduyu ve dayanışma içerisinde bu acıların üstesinden gelinmesini temenni ediyoruz. Benzer acıların bir daha yaşanmamasını diliyoruz.
